Mesajları Göster
Sayfa: [1] 2 3 ... 31
1  ––––•(-• Radyom GeneL •-)•–––– / Tanis Kaynas / Ynt: Mrb : Kasım 26, 2008, 08:22:57
hoşgeldin aramıza
2  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Ateşden Gömlek : Kasım 20, 2008, 11:41:57
KİTABIN ADI ATEŞTEN GÖMLEK
KİTABIN YAZARI HALİDE EDİP ADIVAR


1.KİTABIN KONUSU:
Milli Mücadele sırasında Ayşe, Peyami ve İhsan arasında geçen acıklı bir aşk hikayesi.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Bacaklarını katbeden Peyami,dışişleriyle ilgili bir meslek seçmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası da açılacak, içerde kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Ayşe, Peyami’nin uzak bir akrabasıdır. İzmir’den, onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir.Bunun üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal subaydır.Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan’la Mütareke’nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar.Peyami’nin annesi, Şişli’deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, sözgeçiren bir kadındır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak için çok çalışmaktadırlar. Bir gün İzmir’e Yunanlıların girdiği haberi gelir. Ayşe’nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyami’lere gelir.
Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır; asıl gelenler İstanbul’un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasına çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki ant içmeye gelmişlerdir.
Büyük toplantıdan sonra İhsan’la Cemal Anadolu’ya geçerler. Peyami şiddetli bir tifoya yakalandıktan sonra, ayşe ile birlikte kağnıya atlayıp Kandıra köyünde bulunan İhsan’ın yanına giderler. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köyleri yola getirirler. Peyami’i ,dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak milli müdafaya verirler. Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vemişlerdir. Bu sıtmayla sanki üstlerine ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan’ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami’ye Ayşe’yi nasıl yana yana sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı’nda alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepede göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğine hükmetmiştir. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan’ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bunun yaşamakla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir’e girecekleri günü konuşurlar. İzmir’e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe’den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya başlar. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.
İhsan’a rastlantılar fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara’ya gönderilir. Orada, ihsan’ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada kendini gösterir; Ayşe, bu sahneyi görmüştür. İzmir’in kızı, o günden sonra İzmir’den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan’da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makinalı ateşiyle vurulur. Peyami’nin kolları arasında hayata veda eder.
Ayşe Hemşire bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşının üztünden iri bir yara almıştır. Hemşirenin şehit oluşu hazindir: Sıhhiye bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, ileri, en ileri hatta kadar koşar. Yakalayamazlar. Bir yop mermisi parçasının isabetiyle vurulur.
Peyami, Ayşe’yi de İhsan’ı da Gökçepınarda yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’e en önce girip, bunu Gökçepınarda yatan Ayşe’ye anlatmaktır. Çünkü, Peyamiye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir’ e ilk girecek olan insandır.
Peyami’nin hatıra defteri burada biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi’nin kağıtlari incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami’nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İyi bir amaç doğrultusunda insanları motive edebilmek oldukça önemlidir ve amaç için her yol kullanılabilir.




4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
A.Sahışların Değerlendirilmesi

Peyami: Savaş sırasında kafasında yaralanan biri zamanında yapmadığı işlerden dolayı büyük üzüntü doyan, muhtemelen psikolojik sorunları olan biri.

İhsan: Ayşe’ye karşı çok samimi duygular besleyen fakat savaş sırasında bunları açıklayamayan dolayısıyla kendi içinde çetışma yaşayan biri.

Cemal: İyi niyetli, yaşam dolu bir insan.

Ayşe: Milli duyguları çok kabarık olan bu yüzden kendi ilişkilerini feda eden biri.
B.Olayların Değerlendirilmesi
Olaylar Milli Mücadele etrafında gelişmiştir. Halide Edip Adıvar, Milli Mücadele’nin içinde yer aldığından olaylar gerçeğe çok yakındır.Olaylar bu acıklı aşk hikayesinin çok iyi tamalamakta;hiç bir tezat göstermemektedir.
5.KİTAP HAKKINDA SAHŞİ GÖRÜŞLER:
Kurgusu oldukça kuvvetlidir. Şahısların olaylar karşısındaki tavırları, ruh halleri öyle güzel tasvir edilmiş ki kendinizi romanın içinde sanıyorsunuz. Olayın geliş süreci, mekanın ve zamanın uyuşu romanı sürükleyici hale getiriyor. Cümleler biraz osmanlıcaya kaçsa da anlaşılması kolay. Raman süresince yapılan geri dönüşler, açıklamalar ayrı bir ahenk katmış.
3  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Avrupa Ekonomik Topluluğu : Kasım 20, 2008, 11:41:25
Avrupa Ekonomik Topluluğu


KİTABIN ÖZETİ :
Bu kitap Avrupa Ekonomik Topluluğunun kuruluşu, işlevleri ve yapısı hakkında bilgi vermek ve Türkiye için Avrupa Ekonomik Topluluğunun getirdiği faydaları anlatmak üzere yazılmıştır.
Avrupa Ekonomik Topluluğu, kısa adıyla AET 1957 yılında Batı Avrupa Devletleri arasında imzalanan "Roma Antlaşması" ile kurulmuştur. Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurucuları olan devletler: Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya'dır.

Altı Batı Avrupa Devletinin yetkilileri arasında sürdürülmekte olan toplantılar, 25 Mart 1957'de İtalya'nın Roma kentinde uluslar arası bir antlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğuna, hukuken ve fiilen uluslar arası bir kuruluş olma niteliğini kazandıran bu antlaşma, taraf olan devletlerin onayını bir yıl bekledikten sonra,1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe girmiştir. AET'yi kuran Roma Antlaşması, 248 madde, ekler ve protokollerden oluşmaktadır.
Avrupa Ekonomik Topluluğunun nihaî hedefi Avrupa'nın siyasal bütünlüğe ulaşmasıdır. Bu hedefe varmak için öngörülen ekonomik eşitliği sağlamak üzere, ilk araç olarak bir gümrük birliğinin kurulması düşünülmüştür. Böylelikle üyeler gümrük birliği gereğince, kendi aralarındaki gümrük vergilerini sıfıra indirip, dış dünyaya ortak bir gümrük tarifesi uygulamak suretiyle ticareti engelleyen her türlü sınırlamayı kaldırarak, dış ticaretlerinin genişlemesini sağlamayı amaçlamaktadırlar.

Roma Antlaşmalarının 1958 yılı başında yürürlüğe girmesinden sonra, Topluluklar içinde, tüm antlaşmaların özellikle Roma Antlaşmasının uygulanması açısından başarılı bir dönemin başladığı kitaptan anlaşılmaktadır. Üye devletler arasındaki gümrük vergileri, bütün sanayi mallarında ve tarım ürünlerinin çoğunda, Roma Antlaşmasında öngörülen tarihten bir buçuk yıl önce, 1 Temmuz 1968'de gerçekleşmiş, ulaştırma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen, AET'nin "geçiş dönemi" adı verilen ilk uygulama devresinin sonu olan, 31 Aralık 1969 tarihinde antlaşma ile saptanan hedeflerin çoğuna ulaşmayı başardığı görülmektedir. Yine de yazar bu başarılı adımların yanında, başarısız denemeleri de çarpıcı bir dille anlatmaktadır. Bunlardan ilki; 1952 tarihli Avrupa Savunma Topluluğu ve 1953 tarihli Avrupa Politik Birliği. Sadece askerî ve Politik amacı olan bütünleşme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması "ekonomik bütünleşme gerçekleştirilmeden politik bütünlük sağlanamayacağı" yolunda bir görüş doğmasına yol açmıştır.

Avrupa'da oluşturulmaya çalışılan bu yeni yapılaşmanın temelinde gümrük birliği olduğu anlaşılmaktadır. Kitapta, antlaşmaya imza atan devletlerin başından beri bu düşüncede oldukları görülmektedir. Bu devletlerin, kendi aralarındaki tüm gümrük engellerini ve diğer kısıtlamaları terk etmeyi, fiyat ve teslim koşulları, ulaşım masrafları, üreticilerin seçimi vb. açılardan üreticiler, tüketiciler veya kullanıcılar arasındaki tüm farklı uygulamayı kaldırmayı veya bağış şeklindeki yardımlara son vermeyi ve piyasaların işleyişine müdahale eden tüm uygulamaları kaldırmayı kabul etmişlerdir. AET'nin kuruluşundan hemen sonra tarife engellerinin kaldırılması yönünde hızlı ve önemli adımlar atılmışsa da, ithalât ve ihracat üzerindeki milli etkiler, kişilerin serbest dolaşımını engelleyen kurallar, üye ülkeler arasındaki sermaye akışı üzerindeki kontroller ve şirket kurulmasına ilişkin kısıtlamalar başta olmak üzere, bir kısım engellerin ortadan kaldırılmasının aynı hızla gerçekleştirilmediği kitapta görülmektedir. Yazar bu nedenlerden sonra "Tek Pazar Hedefinin" saptandığı görüşünü savunmaktadır.
Altı Avrupa ülkesiyle başlayan bu Topluluk, 22 Ocak 1972 tarihinde İngiltere, İrlanda ve Danimarka'nın da katılmasıyla üye sayısını dokuza yükseltmiştir. 1981 yılında Yunanistan'ın, 1 OCAK 1986 tarihinde İspanya ve Portekiz'in de katılmasıyla toplam sayı on ikiye yükselmiştir.

Uluslar arası bir nitelik taşıyan topluluğun kurumları özgül bir yapı içinde eylemde bulunmaktadır. Topluluk organları; topluluğun temel yapısını teşkil eden Konsey, Komisyon, Avrupa Parlamentosu, Adalet Divanı, Ekonomik ve Sosyal Komitenin yanı sıra, Sayıştay ve Avrupa Yatırım Bankası gibi yardımcı kurumlardan oluşmaktadır.
Altı Batı Avrupa ülkesinin aralarında imzaladıkları Roma antlaşmasının 1958'de yürürlüğe girmesini izleyerek, 1995 yılı Haziran ayında Yunanistan ve Temmuz ayında da Türkiye Topluluğa katılmak için mücadele etmişlerdir.
Türkiye'nin ivedilikle AET'na bağlanma isteğinin iki önemli nedeni bulunduğu, zamanın Türk yetkililerince aşağıdaki şekilde açıklanmıştır;
"Türkiye, uzun dönemde, Batı Avrupa'da kurulabilecek siyasal bir birliğin dışında kalmak istememektedir. Öte yandan, Türkiye, gümrük birliği içinde Yunanistan'a verilecek ticarî tavizlerden de yoksun kalmamak amacındadır." Türkiye ile AET arasındaki görüşmeler dört yıl sürmüş ve taraflar arasında bir "Ortaklık" kurmuş olan Ankara Anlaşması, 12 Eylül 1963'de imzalanarak, 1 Aralık 1964 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir.
Ankara Anlaşması'nın amacı 2'nci maddesinde açıkça ortaya konulmuştur. "Anlaşmanın amacı, Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasının ve Türk halkının istihdam seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereği, tümü ile göz önünde bulundurularak, taraflar arasındaki ticarî, ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir." Anlaşmanın giriş bölümünde açıklanan ilkeleri ise, şöylece sıralayabiliriz;
- Türkiye ve AET'deki yaşama şartlarının, hızlandırılmış bir ekonomi ilerleyişi ve uyumlu bir alış veriş genişlemesi ile Türk ekonomisi ile Topluluk üyesi Devletler ekonomileri arasındaki açığı kapatmak,
- Türk halkı ile AT üyesi ülke vatandaşları arasında açığı kapatmak,
- Türk ekonomisinin kalkınmasına yardımcı olmak üzere, Topluluğun, belli bir sürede Türkiye'ye ekonomik yardımda bulunması gerekliliği,
- Türk halkının yaşam seviyesinin yükseltilme çabasına AET'nin desteği ile Türkiye'nin ileride Topluluğu "tam üye" olmasını kolaylaştırmak,
- Roma Antlaşması, Türkiye'nin esinlendiği ülküyü birlikte izleyerek, barış ve hürriyet güvencesini pekiştirmek.

Ankara Anlaşması, Türkiye'nin Topluluğa tam üye sıfatıyla katılabilmesi yolunu açık tutmakta ve yürürlük süresine ilişkin bir hüküm de taşımamaktadır. Bir diğer deyişle, Anlaşmanın fesih hükmü yoktur. Bu nedenle, Anlaşma, amaçları gerçekleşene kadar yürürlükte kalacaktır. Anlaşmanın işleyişi, Topluluğu kuran, Anlaşmadan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenebileceğini gösterdiğinde, akit taraflar, Türkiye'nin Topluluğa katılma olanağını inceleyeceklerdir.
Yazar AET hakkındaki görüşlerini şöyle özetlemiştir. Acaba AT ve ABD için Türkiye potansiyel olarak iyi bir iş ortağı mıdır?
- Eğer Türkiye'de devlet imalât sanayinden elini çekmiş ve teknolojiye açılmışsa,
- Eğer hizmet sektöründe, özellikle ulaştırma, turizm ve mali hizmetler alanında yine yatırım imkânları vaat ediyorsa,
- Eğer hala Türkiye'nin önemli alt yatırımlarında yabancı firmalara iş imkânı varsa,
- Eğer GAP gerçekten büyükse,
- Eğer her alanda büyük ve dinamik bir iç pazara sahipse,
- Eğer çok genç ve yetişmekte olan bir nüfusa sahipse, vb.
Tabii ki, ülkemizin çözümlemesi gereken daha bir çok sorunu vardır. Ancak, Türkiye'nin potansiyeli ile ilgili yukarıda sayılan ve kitapta okuduğumuz benzeri türdeki soruların cevabını olumlu veriyorsak belki bizim için güzel şeyler uzakta değildir. Yine de yazar; Avrupa Topluluğunun desteğinin arkamızda olmasa da önemli olmayacağını ve vazgeçmemiz gerektiğini düşünmektedir.
__________________
4  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Ay Battı : Kasım 20, 2008, 11:40:58
KİTABIN ADI AY BATTI
KİTABIN YAZARI JOHN STEINBECK
YAYINEVİ BİLGİ YAYINEVİ
BASIM YILI 1990


1.KİTABIN KONUSU:

Steinbeck bu romanda değişik bir konuyla çıkıyor karşımıza .Savaşın insanı hem fiziksel hem de ruhsal açıdan nasıl eritip bitirdiğini, tükettiğini büyük bir ustalıkla anlatıyor.Tutsak edenlerle edilenlerin neden savaştığını ne zamana dek savaşacağını kestiremeyen insanların içine düştüğü çıkmazı başka bir deyişle savaştan çok savaşanları insancıl bir yaklaşımla ele alıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Bir sabah kasabanın delikanlıları, kasabanın dışındaki Corell’in evindeki
atış yarışmasında toplanmıştı. 400 yıldır barışın olduğu bu kasaba, halkı özgürlüğüne düşkün ve kömür madeniyle geçimini sağladığı şirin bir yerdi.
Herkes kasaba yakınlarına paraşütle inen alman askerlerini görünce şok olur. Corell’in evindeki 12 asker duruma müdahele etmek için kasabaya koşarken pusuya düşerek altısı ölür. Üçü yaralanır ve diğer üçü de kaçar. 250 alman askeri ve 6 subay artık kasabayı ele geçirmiştir. Başlarında Albay Lanser’in bulunduğu birliğin görevi, kömür madenini işletmek ve çıkarılan kömürleri liman vasıtasıyla Almanyanın içlerine yollamaktır. Albay Lanser ve kurmayları (diğer beş subay ) belediye başkanının evine yerleşerek kasabayı kontrole başlar. Bu esnada Corell’in bir hain olduğu anlaşılmış ve kasabalı tarafından dışlanmıştır. Bu işbirlikçi ise Albay Lanser’den belediye başkanı olmayı ister. Ancak Albay bunu kabul etmez. Ilk direniş, madende kendisini zorlayan Alman Yüzbaşı Loft’e saldırırken araya giren Teğmen Prackle’I öldüren Alex tarafından olur. Alman X-12 talimnamesine göre derhal mahkeme kurulur ve idam edilir. Halk tarafından çok sevilen alex’in öldürülmesi, düşman askerleri ile halk arasını açar. Madende işler yavaşlar. Baskı bir süre devam eder. Kasabanın gençleri İngiltereye birer birer kaçar. Almanlar bunu engellemek için halkın yiyeceğini karneye bağlar ve çalışmayanların ailesine yiyecek vermez. Halk yalnız yakaladığı askaerleri öldürmeye başlar. İngiliz uçakları köprü ve madenleri bombalamaya devam etmektedir. Belediye başkanının ahçısı Annie vasıtası ile öldürülen Alex’in evinde dul karısının yardımıyla belediye başkanı kaçan gençlerle buluşur ve onlardan yardım isteklerinin iletilmesini ve İngiliz’lerden patlayıcı maddeler yollamasını ister. Halkını düşünen belediye başkanı direnmesini kırmamaktadır.
Bir sabah küçük paraşütlerle mavi kaplı küçük paketler atılır. Çok akıllıca dizayn edilmiş bu paketlerin içinde çok lezzetli bir parça çikolata, küçük dinamit ve bir de bu dinamitin nasıl kullanılacağını anlatan sarı bir kağıt bulunmaktadır.Çocuklar bu kutuları hızla bulup çikolataları yedikten sonra dinamitleri anne ve babasına götürürler. Askerler durdurmak için ne kadar çabalasalarda başarılı olamazlar. Belediye başkanı ve sadık arkadaşı Dr. Winter’dan askerlere yardımcı olması istenir. Buna karşılık çok sert bir konuşma yapan Belediye Başkanı ve Dr. Winter mahkemeye verilir. Albay Lanser son kez yanlarına giderek ikna etmeye çalışırken dışarıdan patlama sesleri hala gelmektedir.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanların özgürlüğünü silah zoruyla elinden alınamayacağını ve savaşın iki taraf için de büyük bir kayıp olduğunu kitabın ana fikri olarak kabul edebiliriz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Belediye Başkanı Orden: Babası gibi kendiside yıllrdır belediye başkanlığı yapıyordu. Kalın, gür bıyıklı, beyaz saçlı biridir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Albay Lanser: Orta yaşlı, kır saçlı, sert bakışlı ve yorgun görünüşlü, dik ve geniş omuzlu bir subaydır. İşgal birliklerinin komutanıdır.
Dr. Winter: Kasabanın doktoru ve tarihçisidir. Kendi halinde, iyi yürekli,sakallı, güngörmüş, kasabanın ileri gelen insanlarındandır.
Yüzbaşı Loft: Askerlik hayranı olan ve askerliği canlılar içindeki en gelişmiş evre olarak gören ve bütün kadınların üniformaya vurgun olduğunu düşünen bilgili bir subaydır.
Annie: Belediye Başkanının ahçısıdır. Kırk beş yaşlarında, biraz aksi bir kadındır.
George Corell: kasabaya çok yararı olmuş önde gelen bir tüccardır. Sonradan almanlarla işbirliği yaparak onlara istihbarat sağladığıu anlaşılan menfaatçi bir haindir.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok açık bir dille yazılmış olup, cümleler basittir. Ama çok sürükleyici bir eserdir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim. Kitaptaki askerlik mesleğiyle ilgili bazı taktikler ileride bize yardımcı olabilir.
__________________
5  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Ay vadisi : Kasım 20, 2008, 11:40:29
KİTABIN ADI Ay Vadisi
KİTABIN YAZARI Zaven BİBERYAN
YAYINEVİ VE ADRESİ Oda Yayınları
BASIM TARİHİ Mayıs 1994


KİTABIN ÖZETİ :

Jack London Ay vadisi adlı romanında Oakland grevlerini anlatır. Grevciler ile grev kırıcılarının sokakları kana bulayan savaşı psikolojik bir açıdan derinlemesine anlatır. Daha iyi bir hayat için verilen bu mücadelede bir kesimin mutluluğu ataları gibi kır hayatında aramalarını ele alır.

Romanımız Mary ve Saxonne adlı iki kızın, çamaşırhanede ütü işinde çalışırken başlar. Mary ve Saxonne Oakland’da ikamet etmektedir. Saxonne bir göçmen kızıdır. Annesi babası vefat etmiş, yoksulluktan dolayı evlatlığa verilmiş. Daha sonra kimsesizler yurdunda 16 yaşına kadar kalmış. Müteakiben abisinin maddi durumu çok kötüdür. Saxonne ise ütücülükten aldığı parayı kendine harcamaktadır.

Bir gün Mary ve Saxonne duvarcıların düzenlendiği bir eğlenceye katılırlar. Amaçları burada öğle yemeğini bedavaya getirmek ve bol bol dans etmek için iki erkek arkadaş edinmektir. Eğlenceye Bert ve arkadaşı Billy Roberts de katılacaktır. Billy Roberts amatör bir boksördür, geçimini arabacılık yaparak sağlamaktadır. Atları çok sever ve zamanın en iyi at arabalarını sürmektedir. Çalıştığı iş yerinde patronun gözdesidir ve en iyi parayı o kazanır. Bütün kızlar Billy Robertle arkadaşlık kurup yaklaşmak istemektedir. Dans partisine Bert ile gelen Billy Mary’nin de aracılığı ile Saxonne’yle tanışmıştır Saxonne ile dans etmiş ve kızı çok beğenmiş, Saxone de Billy i beğenmiştir.

Saxonne ve Billy Roberts birbirilerinden hoşlanmalarına müteakip arkadaşlıklarını ilerletmişler ve evlenmeye karar vermişlerdir. Evlilik hazırlıklarına başlamışlar ve önce dört odalı ev tutmuşlar. Bu evin malzemelerini borçlanarak tamamlamışlardır. Ev ve malzeme alımında her şeyin kalitelisini almaya karar verdiler. Zira Billy kendisine güvenmektedir ve evin kapısından kaliteli olmayan hiçbir şey girmeyecek ve Billy bunların parasını ödeyebilecek gücü kendisinde hissetmektedir. Saxonne’de çalışmayacaktır. Evlerini kurmuş ve mutlu bir hayat yaşamaktadırlar. Saxonne Billy’i çok sevmektedir. Billy soğuk kanlı, kendini çok iyi kontrol edebilen saygılı ve yakışıklı birisidir. Ayrıca Billy diğer arkadaşları gibi çok içki içmemektedir. Billy’de Saxonne’yi çok sevmektedir. Saxonne ağır başlı ve akıllı birisidir. Etrafdaki herkesle iyi diyalog kurabilen etrafa kendisini sevdiren güzel bir kızdır. Ev işlerinide iyi bilen birisidir.

Belli bir süre sonra Saxonna hamiledir. Bir ev kadını olarak gurur verici bir durumdur. Yengesinin üç çocuğu vardır, her biri ayrı bir sorundur. Çünkü, abisi Tom çalışmamaktadır, geçim sıkıntısı yaşamaktadır. Bu geçim sıkıntısı içerisinde bir de çoçuk sıkıntıyı arttırmakta ve hayatı yaşanılmaz hele sokmaktadır. Ancak Saxonne yengesinin bu görüşlerine katılmamakta ve Bill’in bir şekilde kendilerini mağdur etmeyeceğine inanmakta ve gönlünü rahat tutmaktadır.

Saxonne’nin komşusu da yengesinin görüşlerine katılmakta ve Saxonneye erkeklerin vefasız olduğu, çocuk olduktan sonra değerinin Billy’ nin gözünde düşeceğini ifade etmektedir. Saxonneye erkekleri elde tutmanın yollarını öğretmektedir.

Belirli bir zaman sonra Oaklan’da grevler başlamıştır. Çünkü sendikacılar ile patronlar arasında anlaşmazlık olmuştur. Fabrikalar işci çıkarmaya ve grevcilerin yerine “Sarı” diye hitap edilen sendikasız işciler alıp çalıştırmaktadır. Bu durum sendikalı işciler ile patronların yanında olan sarıların arasını açmış ve sokak kavgaları başlamıştır. Oakland bir harp meydanı gibidir. Gün geçmez ki; kavgalardan birinde bir sendikalı işci bir sarıyı bir polis bir sendikalıyı öldürmesin. Öldüren mahkemeye düşmesin. Hapishaneler ve hastaneler ağzına kadar dolmuştur. Bert Saxonne nin evinin bulunduğu sokakta kavgada öldürülmüş ve Bert’i kurtarmaya çalışan Saxonne çocuğunu düşürmüştür.

Bu kötü gidiş Billy’i de etkilemiş içki içmeyi fazlalaştırmıştır. Artık Saxonne ile eskisi kadar ilgilenmemeye başlamış, sendikadaki toplantılara katılmaktadır. Billy de para sıkınıtısı çekmektedir. Açlık Billy ve Saxonneyi çok yıptratmıştır. Billy’ nin durumu kurtarmak için katıldığı bir kaç boks maçıda olumsuz sonuçlanmıştır. Billy formunu kaybetmiş ve maçlarda sağlam hırpalanmıştır. Ayrıca evinin bir odasını kiraya verdiği adamı da dövmüştür. Adamın şikayeti üzerine tutuklanmış ve 1 ay hapse mahkum edilmiştir.

Saxonne Billy’ nin mahkumiyeti süresince düşünmüş ve bu kötü gidişe dur demek gerektiğine kara vermiştir. Bu kararı Oakland’dan ayrılmak ve çiftlik kurmak olmuştur. Çünkü: çok iyi başlayan evlilik hayatında aldığı bütün malzemeleri parasızlıktan kaybetmiş ve bir tek Billy kalmıştı onu da seviyor ve kaybetmek istemiyordu.

Billy hapishaneden çıkınca bu düşüncesini eşine aktarmış ve onu ikna etmiştir. Billy ile Oakland’ı terk etmeden önce sinemaya giderler. Orada bir çiftlik ve vadi görmüşler ve çiftlik benzeri bir yerin arayışına girmişlerdir.

Kararlıydılar çünkü; kaybedecek hiç bir şeyleri yoktu ve zamanları boldu. Ufak tefek gerekli malzemeleri yüklendiler ve yola koyuldular. Yolda tarımcılarla konuşup tanışmışlar ve tarımcılığı öğrenmişlerdir. Burada tanıştığı çiftlik sahibine, aradığı özellikte bir tarım arazisini sormuşlar. O da o özellikle bir araziyi ancak “ayda” bulabilaceğini ve ismini de “Ay vadisi” olacağını söylemiştir. Fakat kararlı idiler ve bulacaklardı.

Sıkıntılı yolculuktan sonra “Sonoma vadisine” gelmişlerdi. Vadi tam istediği ve rüyalarındaki özelliğe uygundu. Sonradan da öğrendiklerine göre Sonoma vadisi kızılderili lisanında ay vadisi demekti. Sonuç olarak aradığını bulan Saxonne ve Billy hayatlarını düzene sokmuşlar ve çok zengin olmuşlardır.
__________________
6  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Ayaşlı ve Kiracıları : Kasım 20, 2008, 11:39:44
KİTABIN ADI :Ayaşlı ve kiracıları
KİTABIN YAZARI : Memduh Şevket ESENDAL
YAYINEVİ VE ADRESİ :Bilgi Yayınevi
BASIM YILI :1988
KİTABIN KONUSU : Ayaşlı’nın evinde bir oda tutan yazarın başından geçen olaylar anlatılmaktadır.


2.AYAŞLI VE KİRACILARI
Yazar,İbrahim efendinin(Ayaşlı) evinde bir oda kiralar.Soluk benizli bir kızın yardımıyla eve yerleşir.Kızın ismi Halide’dir .Daha sonra bu kızın evin hizmetçisi olduğunu farkeder. Ertesi gün mutfakta Halide’yi beklerken şoför Fuat’ın annesi ile karşılaşır ve tanışırlar.Daha sonra yaşlı kadının gelini Faika ile de tanışır.Yalı kadın hep oğlunun okumayışından dolayı yazara yakınır.Bu arada yazar, abisinin yakın dostu olan Hasan beyle tanışır.
Yazarın ilk taşındığı haftalarda bir gün sabah işe gitmek için odadan çıkınca yerde Halide’nin yattığını görür.Onu doktor olan bir arkadaşına yollar.Doktor Halide’nin hamile olduğunu tespit eder ve kendisine söyler.Hasan beyin bitişiğinde oturan bir konsolos(Şefik bey) vardır.Bu konsolosun evine bir gün iki genç gelir.Şefik bey Halide’den bir masa örtüsü ister.Şefik bey bu iki gençle o akşam içereler ve bu masa örtüsünü yanlışlıkla yakarlar.Bu masa örtüsü yüzünden Halide ile Şefik bey tartışırlar ve Halide Şefik beyin elini yüzünü tırnaklarıyla yırtar.Şefik beyde Halide’nin kovulmasını ister.
Apartmanın 8 numaralı odasında bir ufak çocukları ile genç bir karı koca otururlar(erkek:Abdülkerim bey,kadın:İffet hanım).Bu çiftin üç çocuğu olur ve ikisi ölür.Hayatta kalan çocuk ise çok yaramazdır.Bu çocuk yüzünden bu genç çift sürekli tartışırlar ve çözüm bulamazlar.
6 numaraya İskender bey adında bir tüccar taşınır.İskender beyin taşınması ile Ayaşlı’nın evinde oturan tüm kiracılar daha fıkı olurlar.Eve bir canlılık gelir sanki.
Ayaşlı’nın kiracıları o hiç konuşmadıkları 8 numarada oturan Turan hanım ve Haki bey’le de İskender bey sayesinde tanışıp,birbirlerine her gün gelip gitmeye başlarlar ve kumar oynarlar.Bu oyunlarda en çok yenilende Abdülkerim’le karısı İffet hanım olurlar.
9 numarada oturan hukuk reisinin başka bir yere taşınması üzerine yerine Hüseyin bey adında bir adam taşınır ve bu adamın bir sürü tarla işi ile mahkemesi vardır.Sürekli mahkemeyi kazanmak için çaba sarfeder.Apartmanda herkese derdini anlatır.
Her gece Turan hanımın evinde kumar oynamaya devam ederler(Cevat adında bir çocuk Turan hanıma kumar oynamak için müşteriler getirir).Bir gün Cevat yine iki erkek müşteri getiriri ve bundan Haki bey,Ayaşlı ve yazar rahatsız olurlar.Bundan sonrada bu tür adamlar bir daha apartmana giremezler.
Halide kendisini hamile bırakan çocuğu (Rasim) bulur ve durumu anlatır.Rasim ona bir ev kiralar ve çocuğun doğmasını beklerler.Halide’de hizmetçilikten ayrılır.Yerine Raife adında bir hanım gelir.Raife hanım dedikoducu biridir.Yazara ille de kızıma bir iş bul diye tutturur.Yazar bu kadını ve kızlarını başından zor atar.
Turan hanımın kendisinden hoşlandığını anlayan yazar bu kadından çekinmektedir.Bir gün bir öğleüstü (Yazar odasında uzanmış yatıyorken)kapı çalınır.Kapıyı açar ve karşısında Turan hanımı bulur.Kendisinde ince ağızlı bir cımbız olup olmadığını sorar.O da Turan hanımı buyur eder ve aramaya koyulur.Fakat Turan hanım kendisine sulanır.Bu arada kapı çalınır.Gelen ise banka memurunun doktor arkadaşı Fahri’dir.Turan hanım bu arada odadan ayrılır.Fahri yazara müdürlerinin hasta olduğunu söyler.ikisi birlikte müdür beyin evine giderler.Orada müdürün eşi ve eşinin yeğeni(Melek) ile tanışırlar.Yazar kızı çok beğenmiştir.
Bir yemeğine Ayaşlı Abdülkerim’e yenilir ve herkes Ayaşlının odasına yemeğe gider.Turan hanım yemekten sonra yazarı rahat bırakmaz ve karda yürümek istediğini söyler ve bu konuda ısrar eder.Yazar da Turan ve Faika ile dışarı gezmeye çıkarlar.Bu iki kadın hiç de rahat durmaz ve yazar bu durumdan hiç hoşnut olmaz.Bu kadınların ona olan yakınlığının evlendiğinde kendisi ve eşi açısından tehlikeli olabileceğini düşünür.Banka yazarı bir işi anlamak ve rapor etmek için Adana’ya yollar.Yazar iki ay Adana,Mersin,Tarsus taraflarında kalır.
Yazar,Faika’nın annesi Makbule hanımın genelev işlettiğini ve Ayaşlı ile evli olduklarını öğrenir ve bu duruma canı sıkılır.Daha sonra bu durumu Hasanbey’de öğrenir ve ikisi de evden ayrılmak ister.İlerleyen günlerde yazar Turan hanımın arkadaşları olan Süse hanım ve Berrin hanımla tanışırlar.Bu iki kadın Cavide adındaki bir kıza yazarın bir iş bulması için ısrar ederler.O da birşeyler yapmaya çalışacağını söyler.Ertesi gün Cavide yazarın yanına gelir ve iş hakkında konuşurlar fakat yazar Cavide’nin işten çok koca bulmak istediğinin farkına varır.İlerleyen günlerde Cavide sürekli gelip gitmeye başlar.Yazar,Cavide’nin kendisini beğendiğine daha çok inanmaya başlar.Cavide neredeyse her gün yazarın yanına uğrar.Mahallede “Cavideyle evlenecekmiş” diye bir dedikodu da çıkar ve yazar bundan çok rahatsız olur.Cavide’ye il dışında bir iş bulup başından atmak ister ve öyle de yapar.
Bir gün kumar davasından kavga çıkar ve Turan hanım başka bir eve taşınır.Turan gittikten bir ay kadar sonra Hasanbey’e inme indi.Bir ara Hasanbey iyileşir gibi olur ama bir gece birdenbire bozularak,uzun süren bir can çekişme devresi geçirip,bir ikidiüstü ölür.
Yazar arkadaşı Fahri’yi evlendirmek ister ve Melek hanımı Müdür bey’den ister.Onlar da kabul ederler.
Şefik beyin birkaç gün eve gelmediğinden şüphelenen ev sahipleri daha onra Şefik beyin öldürüldüğünü duyarlar.Fakat başı kesik olduğu için onu tanımakta güçlük çekerler.
Yazar aradan kısa bir süre geçtikten sonra Hasanbey’in kızı Selime ile evlenir ve bir çocukları olsun isterler.Onların bu çok sevinçli oldukları bu günlerde Ayaşlı’yı kaybederler...
KİTABIN ANAFİKRİ:İnsanlar hayatta hiç ummadıkları yerlerde hiç ummadıkları olaylarla karşılaşabilirler.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Halide:Kimsesiz,esmerce soluk benizli bir kızdır.Ezirganlıdır.
Faika:18 yaşlarında şımarık kızın tekidir.Ufacık tefecik birşeydir.
Şoför Fuat:Faika’nın kocasıdır.Kısa boylu,karısı gibi ufak tefek,açıkgöz ve birazda çapkın birisidir.
Hasanbey:Gayet dürüst ve samimi bir dosttur.Yazarın abisinin arkadaşıdır.
Ayaşlı:Asıl adı ibrahim’dir.Yazarın ev sahibidir ve de Faika’nın üvey babasıdır.
Şefik bey:Orta boylu,şişmanca ve temizliğine dikkat etmeyen birisidir.Arnavut bir baba ve Lübnanlı Arap bir anadan dünyaya gelmiştir.
İffet Hanım ve Kocasıürekli tartışan bir çifttir.Ufacık bir çocuğu bile avutmaktan aciz insanlardır.
Turan Hanım ve Kocası:Bu çift ise kumar hastasıdırlar.Sürekli evlerine birilerini alıp kumar oynarlar.
Fahri:Yazarın en samimi arkadaşıdır ve de doktordur.
Selime:Hasanbey’in kızıdır daha sonra ise yazarla birlikte evlenmişlerdir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitapta yazarın yaşam öyküsü kendi kaleminden çıktığı biçimde anlatılmıştır.Kitap çok akıcı olmakla birlikte Türkiye’nin o dönemde içinde bulunduğu durumu yansıtmakta ve insanların nasıl bir çıkmaza girdiğini apaçık belitmektedir.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:M.Şevket Esendal,29 Mart 1883 yılında Çorlu’da doğmuştur.Düzenli bir öğrenim yapamamıştır;kendi kendine çalışarak hem öğrenimini hem de Fransızca,Rusça ve Farsça öğrendi.
1900 yılında gümrük memurluğuna atandı.1906 yılında İttihat v Terakki Derneğine girdi.1907 yılında babası ölünce,ailenin geçim yükünü üstlendi.1908 yılından sonra,İttihat ve Terakkinin müfettişi olarak birçok yer dolaştı.1920’de Azerbaycan Cumhuriyeti kurulunca,bu cumhuriyet nezdinde Hükümet Temsilciliğine atanmış;1924 yılında,Rusların bu cumhuriyeti kaldırması üzerine İstanbul’a dönmüştür.1924-1925 yıllarında Galatasaray ve Kabataş liselerinde tarih öğretmenliği yapmıştır.
Tarih ve Coğrafya öğretmenliği,yazarlık,çizerlik yaparak geçimini sağlamaya çalışan Esendal,1925 yılında Tahran Elçiliğine atanmıştır.1930 yılında yurda dönmüş ve Elazığ Milletvekilliğine seçilmiş;1933 yılında,bu görevde iken Kabil Büyükelçiliğine gönderilmiştir.Esendal,1941 yılında Bilecik Milletvekili olarak yeniden TBMM’de göreve başlamış ve aynı zamanda da Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğine getirilmiştir. 1945 yılında parti Sekreterliğinden ayrılmış;1946 yılında yeniden Bilecik Milletvekili seçilmiştir.
16 Mayıs 1952 tarihinde, Ankara’da ölmüştür.
7  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Dünya Dilleri Sınıflandırması : Kasım 20, 2008, 11:39:18
Dünya Dilleri nasıl sınıflandırılmıştır?
Dilbilim uzmanlarınca yapılan sınıflandırmalar, “dil atlasları”nda toplanmıştır. Aşağıdaki şemalar, çoğunlukla kabul edilmiş ve son bilimsel ayrımlardır. Bu şemalar dillerin kökenlerini ve evrimlerini de tespit etmektedirler.
8  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Arap Edebiyatı : Kasım 20, 2008, 11:38:47
öylentiye göre Arap şiirinin güçlü ve etkin olmasının sebebi olarak, devamlı uzun çöl yolculukları yapan Arapların (Ki Türkçe anlamı Göçebe/Yörük’tür) deve üstündeyken söyledikleri türkülerin ahenk ve ölçülerine göre devenin hızını arttırması veya azaltmasını fark etmeleriyle başlar. Bu buluşun teknik olarak anlamı, develerin müzikten anladığı şeklindedir. Arap şiirinin bel kemiği olan ve daha sonra İslâm’ı kabul eden diğer halkların şiirlerine de sirayet eden Aruz Vezninin çıkış kaynağı da bu buluştur. Devenin attığı adımlara göre oluşturulan Aruz vezni memdud (uzun hece) ve maksur (kısa hece)’dan oluşan Tavil, Medid, Basit, Kâmil, Vefir, Hezec, Recez, Remel, Seri, Munsarih, Hafif, Muzari, Muktazab, Muctas, Mutadarik ve Mutakarib olmak üzere on altı alt başlığa ayrılır.
Bu başlıkların da her birinin kendi içlerinde ayrı ayrı anlamları vardır. Söz gelişi; Remel sevinç ve kederi anlatırken; Seri at koşmasını anlatır. Aruz konusunda bir diğer söylenceyi de nazar-ı dikkate almak elzemdir. Aruzun babası olarak kabul edilen Halil bin Ahmed, çarşıda demir döven demircilerin çekiç seslerini dinleyerek Aruz’u bulmuştur. Ayrıca Arap halklarının yaşamları ve özellikle göçebe yaşam Arap Şiirini besleyen belli başlı unsurlardır. Bilinen başlıklarıyla Arap Şiirinde görülen türler; Hiciv, Hamaset, Fahr, Medh, Rica, Nesib, Zühd, Hikem, İtab ve Gazel’den oluşur. Ayrıca Arap Şiirinde Yergi unsuru diğer kabilelere üstünlük sağlamak bakımından sıklıkla kullanılırdı. Bu şairler içinde en mühimi Zuheyr bin Canab’tır. Bilinen en eski Arap Şiiri türlerinde sıklıkla kullanılan imajlar; cin, peri, büyü gibi metafiziksel imajlardır. Tevrat’ta (Ahd-i Atik) geçen meşhur Balâam Laneti de bu dönemin şiirleri arasında yer bulur.
Arap Şiirinde Ölçüler: Arap Şiirinde bilinen ilk ölçü Seci’dir. Bu ölçü daha çok nesir biçiminde ve fakat kafiyeli olan yazılardı. Seci’nin devamı olarak gelişen Recez Ölçüsü ise bir kısa ve bir uzun heceden oluşan bir ölçüydü. Doğallıkla Arap Şiirinde ilk ölçü olarak Recez kabul edilir. Recez’le aynı dönem Muallakat’ul Seb’a (Yedi Askı) dönemidir. Terim ilk defa çok sonraları Hammed er-Raviye tarafından kullanıldıysa da tam anlamıyla dönemi karşılamaktadır. Yedi Askı döneminde Arap halkı tarafından beğenilen en iyi şiirler Kabe duvarına asılarak sergilenirdi. Bu şiirlere de es-Samut (İnci Gerdanlığı) adı verilirdi. Dönemin ünlü şairleri arasında İmrul Kays, Tarafa, Zuheyr, Lebid, Amr bin Gülsüm, Antere, el-Haris bin Hilliza, Nabiga ve A’şa gibi isimler vardı. Aynı zamanda dönem, Kaside türünün gerçek formuna ulaştığı dönem olarak da bilinir. Bu şiir yarışmasında İbn-i Kuteybe Kuralları olarak bilinen bazı kaideler vardı.
İmr’ul Kays’ın (Gezgin Kral/Hondoc)
“Durun,
Sevgilinin ve Sıkt el-Liva’da
El-Dahul ile Havmel arasında
Tudah ve Mikrat’ın çevirdiği evinin anılarıyla
Ağlayalım.
Evi güneyden ve kuzeyden
Birbirinin aksi olarak esen rüzgârların etkisiyle
Henüz yok olmamıştır.” dizeleri veya Tarafe’nin;
“Hail bölgesinde
Duma denilen cennet gibi yerde,
Yapma nakışların geriye kalanları gibi,
Renkli taşlarla süslenmiş
Havle’nin terk edilmiş kısmında kalan harebelerde;
Oturdum, ağladım…” dizeleri İbnü Kuteybe Normları’na uygun birer Kaside başlangıcıdır.
Daha sonra sırasıyla Feryat, Yalvarma, Anıları Anlatma, Aşk, Seyahat, Binek Övme ve nihayetinde Kasidenin sonunda Kaside’nin ithaf edildiği kişiyi Övme kısmı gelirdi.
YEDİ ASKI ŞAİRLERİ
İmr’ul Kays: Yedi Askı şairleri arasında en eski ve en meşhur olanıdır. Kral olan babasını Beni Esed kalkışmasında kaybeden Kays, hayatının bundan sonraki dönemini gezgin olarak sürdürmüştür. Rivayete göre Hz. Muhammed tarafından en büyük şair ünvanıyla taltif edilen şair, Kral soyundan olması hasebiyle, İbn Kuteybe Kurallarından sonuncusunu (Soylu bir kişinin övüldüğü bölüm) şiirlerinde uygulamaz. Kays Bizans imparatoru taarfından zehirletilmiş ve Ankara yakınlarında hayatını kaybetmiştir.
Nabiga Zobyani: IV. Munzir zamanında Hira yakınlarında doğan şair, Numan Ebu Kabus zamanında Kraliçeyi bir şiirinde överken müstehcen ifadelere yer verdiği için Şam’a sürüldü. Çok zengin olan ve saraya yakınlığıyla bilinen şair, Hz. Muhammed’den kısa bir süre önce Hira kentinde hayatını kaybetti.
Antere: Çöl şairi ünvanlı Antere, köleyken gösterdiği kahramanlıklar sayesinde özgürlüğüne kavuştu. El Faruk savaşında tutsaklıktan kurtardığı kabilesinin kadınları sayesinde ünü Arabistan’a yayıldı. Sevgilisi Abla için yazdığı müthiş şiirlerle de bilinen ve ömrü savaşarak ve şiir okuyarak geçen Antere, Tai savaşında öldürüldü.
Tarafa (Tarafe): Meşhur şiirinde yer verdiği “inatla arıyordu” dizesinden kinaye, olarak anılırdı. Hiciv unsurlarını sıklıkla kullanan şair, bir şiirinde kralı da hicvedince sonunu hazırladı. Kral onu ve yakın bir arkadaşını çağırarak bir görev amacıyla birer mektupla Bahreyn’e yolladı. Yolda kendi mektubu açan arkadaşı içinde ölüm fermanını görünce Bahreyn’e gitmekten vaz geçti. Kralın mektubunu açmayı doğru bulmayan , mektupla beraber Bahreyn’e gitti ve orada . Şair şiirlerinde kendini örnek göstererek yaşam hakkında bilgiler verir. Çocuksu ifadeler barındıran sevimli şiirleri de mevcut olan Tarafa’nın divanı Selighson tarafından Fransızca’ya çevrilmiştir.
Zuheyr bin Ebu Sulma: Hz Muhammed’in Kasidecisi olarak bilinen ve Şairler Efendisi ünvanıyla taltif edilen Kaab Bin Zuheyr’in babasıdır. Yedi Askı döneminin Ahlakçılarındandır. Bu bakımdan şiirlerinde öğüt havası dominant unsurdur. İntihal yapmayan şairler sınıfında da zikredilen Zuheyr’in, dili de oldukça sadeydi. Gatafan’da yaşayan şair, Hz. Muhammed’le de karşılaşmış ve duasını almıştır. Zuheyr oldukça sert bir soyluluk anlayışına sahipti, o yüzden kendisine verilen hediyeleri geri çevirirdi. Çöl yaşantısının Araplara verdiği en önemli meziyet olan gurur Zuheyr’de had safhadaydı. Ölümüne el-Hansa tarafından yakılan ağıt meşhurdur.
Alkama bin Abda: Imr’ul Kays ile şiir konusunda rekabet eden Gassani sarayına yakınlığıyla bilinen Yedi Askı dönemi şairi.
A’şa: Arap Yarımadasının en meşhur şairidir. Hz. Muhammed’den önce de sonra da Tek Tanrı inancını benimsemiş olan şair, Hıristiyanlık dinine de yakın dururdu. A’şa; İmr’ul Kays, Zuheyr ve Nabiga ile dört büyük Arap Şairinden biri olarak kabul edilir. Batı Edebiyatında ise A’şa ve Kays en büyük iki Arap şairi olarak tanımlanır.
Hasan bin Sabit: Hz. Muhammed’in kasidecilerindendi. İslâm ülkelerinde yaygın olarak okunan Sabit’in divanı Hirschfeld tarafından da yayımlanmıştır.
Kâab bin Zuheyr: Büyük Yedi Askı şairi Zuheyr’in oğludur. Hz. Muhammed’i yeren şiirler okuması ve bu şiirlerin müthiş etkiler yapması üzerine ölüm emri çıkartılmış, özür dilemesi üzerine de affedilmişti. Bir numaralı Naat olarak kabul edilen Kaside-i Bürde’nin (Banet Suat) şairidir. Hz. Muhammed’in hırkasını (bürde) verdiği şair, Şairler Sultanı olarak anılır.
Mutammim: Hz. Muhammed’in vefatından sonra ayaklanan Kureyş kabileleri içinde yer alan şair, Halid bin Velid’in (r.a.) kanlı bir şekilde bastırdığı kalkışma sırasında öldürüldü.
Hasan Basrî: Kuramları tartışmasız olarak bütün İslâm topraklarında kabul gören ünlü İslâm ilahiyatçısı Basrî, sade ve anlaşılır şiirler yazmıştır.
İbn-i Rumî: Aslen Rum olan şair 836′da Bağdat’ta doğdu. Şiirlerinde anlatım güzelliğine önem veren şair, Mutedid’in veziri Hüseyin Kasım’ı bir şiirinde yerdiği için zehirletilerek öldürüldü. Vezirle aralarında geçen konuşma meşhurdur: Zehirlendiğini anlayan İbn er-Rumî gitmek için ayağa kalkar. Vezir: “Nereye gidiyorsun?” diye sorunca, “Gönderdiğin yere.” cevabını verir. Vezirin “Babama da selâm söyle” demesi üzerine ise “Cehenneme gitmiyorum” diye yanıt verir.
İbn el-Mu’tez: Halife Mu’tez’in oğludur. Babasının ölümünden sonra Murtazabillâh ünvanıyla halife olan el-Mu’tez sadece bir gün halife kalabildi. 908 yılında asiler tarafından devrilerek boğdurularak öldürüldü. Kitab ül Bedi aslı meşhur bir eseri vardır. Öldürülen kedisi için yazdığı mersiye ünlüdür:
“Mine,
Sen bizi terk ettin ve bir daha dönmeyecek misin?
Sen benim yavrum gibiydin,
Seni okşamadan nasıl yaşayacağım?
Sen bizim koruyucumuzdun.”
Sadi: Gülistan ve Bostan adlı iki Şark Edebiyatı başyapıtının yazarı olan şairin, Hulâgû’nun Bağdat’ı yıkması ile ilgili yazdığı mersiyesi de başyapıt olarak kabul edilir. Sadi, Avrupa’da tanınan Arap şairlerin başında gelir.
Seci’li Nesir Dönemi: Cumhura göre en büyük örneği olarak Kur’an verilen kafiyeli düz yazı İslâm’ın yayılmasıyla beraber Arap Edebiyatı içinde müthiş bir gelişme gösterdi. Bu dönemin en önemli türleri; Hutbe, Muhabere ve Makamat’tır. Özellikle X. yüzyılda Seci’li Nesir zirveye çıkmıştır.
İbn Nubata: Mezopotamya doğumlu vaiz. El-Hatib ünvanıyla anılırdı. Yazılarının önemli bir bölümünü savaşlara ayıran sanatçının en önemli eseri rüyada Hz. Muhammed’i gördüğünü anlattığı Rüya Mev’izesi’dir. Hutbe, Mac Guckin de Slan tarafından çevrilerek Avrupa Edebiyatına kazandırılmıştır. Aynı günde kimsenin tanımadığı iki tane dervişin farklı zamanlarda kendisine gelip okudukları
“O kılıçla ölmez,
Başka türlü ölecektir.
Nedenler türlüdür ama
Felâket aynen böyledir”
dizelerinden hemen sonra öldü.
Ebu Bekir el-Harizmî: Taberî’nin yeğeni olan sanatçı, 935 yılında doğmuştur. Günümüze kadar gelen ilk mektup kitabının yazarıdır. Yazdığı hicivler yüzünden Gazneli Mahmud’un veziri el-Utbî’nin emriyle hapse atıldı. Resail adlı eseriyle bilinir.
Bediüzzaman el-Hamadanî: 1008 yılında öldü sanılarak gömülen yazar, mezardan çıkmak için çaba sarf ederken çıkarttığı sesleri duyan çevredekiler tarafından mezarı tekrar açılarak dışarıya çıkartılmaya çalışıldı. Ancak Hamadanî’ye ulaşıldığında yazar ölmüştü. Bir kez okuduğu bir kitabı ezberine alacak denli iyi bir hafızaya sahip olmasıyla meşhurdu.
Harirî: Seci’li Nesir’in en büyük ustası olarak kabul edilen yazar, Makamat türünde verdiği örneklerle şöhrete ulaşmıştır. Makamat’ın açıklaması Silvestre de Sacy tarafından yapılmıştır.
Basra ve Kûfe Ekolleri: Genişleyen İslâm devleti resmî dili olarak Arapça’yı seçmişti. Bu durum Arap Dilinin doğru bir biçimde öğretilmesi ve yaygınlaştırılması için eğitim kurumlarına duyulan ihtiyacı ortaya çıkardı. Yedi büyük hafızdan biri olarak kabul edilen İsa bin Ömer bu devrin önemli isimlerindendir. Ayrıca Gramer konusunda otorite kabul edilen Halil bin Ahmed’de döneme damgasını vuranlardandır. Sanatçının Kitab’ül Ayn adlı bir de sözlüğü bulunmaktadır. Kitab adlı eseriyle Sibaveyh, Kitab’ül Müselles adlı eseriyle Kotrob ünvanlı Mustanir, Kitab’ül Matalib ile Müsenna, Kitab’ül Muammerin ile Hatim, Muhyiddin İbn’ül Arabi, Adab’ül Kâtib adlı eseriyle Kuteybe, Divan’ül Adab ile Cevheri, Fıh’ul Lugat adlı eseriyle Razi dönemin diğer önemli isimleridir. Aynı dönemde Profesör Ebu’l Kasım Mahmud ez-Zemahşeri Klasik Bilimler dalında sivrildi.
Kitab’ül Agani: Şarkılar Kitabı anl****** gelen eser 897 doğumlu Ebu’l Ferec tarafından yazılmıştır. Arap Edebiyatının en önemli kaynaklarından sayılan eser, toplam yirmi bir cilttir. Kitapta bulunan bir çok şiir bestelenmiş olduğu için yazarına Ferec adı verilmiştir.
El-Yemenî: Çok kuvvetli bir şair olarak tanınan Necmeddin Ebu Muhammed Umara bin Ali el-Yemenî, 1121′de doğdu. Selahaddin Eyyubî’ye yazdığı parlak kasidelerle bilinir. Ancak Kudüs Kralı tarafından Selahaddin Eyyubî’ye düzenlenen suikastte bulunduğu için idam edilir.
İbn Nobata Cemaleddin: 1278′de Meyyafarikin’de doğan şair. Sec’ el-Mutavvak adlı bir antolojisi, kendine ait bir de Divan’ı vardır.
İbn Hicca: Azrarî lakaplı Arap şair. Bad’iyye adında Hz. Muhammed’in hırkası için yazılmış şiirleri ünlüdür. Semerat el-Evrak adında bir de antolojisi vardır.
İbn Fadlullah Ömerî: Aruz öğrenimini Şam’da tamamlayan yazarın Favazil es-Samar adlı eseri meşhurdur. Şair, Recez türünde eserler vermiştir.
Ayşe el-Ba’uniyye: Hz. Muhammed için yazdığı m kafiyeli Feth el-Mübin adlı Naat ile üne kavuşan kadın şair. Çocuk eğitimiyle ilgili yazdığı Behcet el-Huld türünün ilk örneklerindendir.
Bin Bir Gece Masalları: Kitab’ül Elif Leylâ ve Leylâ adıyla ünlenen, çocuklara ve yaşlılara hoş vakit geçirtme amacıyla yazılan kitapların en meşhurudur. Şehrazat ve Dinazad’ın öykülerinin anlatıldığı Hezar Efsane, yazıldığı dönemde oldukça ses getirmiş, günümüzde de Şark Edebiyatı denilince akla ilk gelen eserlerden olmuştur.
Cabir’in kardeşi Hayyan’ın yanındaki hayatımla
Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!
A’şa
Uzun mızrakla giysisini parçaladım.
Kerim kişi mızrağa yabancı değildir.
Antere
Eğer benim bir huyum sana kötü geldiyse
Benim giysilerimi kendi giysilerinden sıyırıver, kurtulursun.
İmr’ul Kays
Ali’nin gözleri ağrıdığından ilaç arıyordu,
Tedavi edecek birini bulamıyordu,
Resulullah tükürüğüyle onu iyileştirdi;
Derken üflenen ve üfüren mübarek oldu.
Buyurdu; bugün bayrağı öyle bir süvariye vereceğim ki,
Savaşta dilâver, cesur ve savunucudur.
O, Allah’ı ve Allah da O’nu seviyor;
Allah sağlam kaleleri onunla fethedecektir.
Bu yüzden Ali’yi bu özelliklerle muhtas kıldı;
O’nu kendine vasi ve kardeş seçti.
alıntıdır..
9  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / İtalyan Edebiyatı : Kasım 20, 2008, 11:38:21
İtalyan Edebiyatı

    * Rönesans Döneminde İtalyan Edebiyatı

Rönesansın ilk önemli temsilcilerinden biri Dante (1265-1321)’dir. Yazı dilini halkın diliyle oluşturmuş olan Dante, İtalyan edebiyatının kurucusu sayılır.
Rönesansın ilk temsilcilerinden biri de lirik şiirin en büyük ozanlarından olan Petrarca (1304-1374) dır. Dante gibi o da Laura adlı bir kadına âşık olmuş ve hemen hemen tüm şiirlerinden bu kadının aşkını terennüm etmiştir. Halkın konuşma diliyle Laura’nın aşkı için yazılmış şiirleri Canzoniere (Türküler) adı altında toplanmıştır. Bunların çoğu sone tarzındadır.
Boccacio (1313-1375), küçük hikâye tarzının önde gelen bir yazarı olarak tanınmıştır. Hikâyelerinde dinî konular yerine insanın sorunlarına, insanların türlü durumlarına; tutku, öfke, sevinç, kötülük gibi değişik boyutlarına yer vermiştir. Başlıca eseri Decameron (On Gün) adını taşır. Bu kitabında veba hastalığından kaçıp sağındıkları evde on kişinin anlatmış olduğu yüz hikâye yer alır. Bunlardan başka destan türünde Ariosto (1474-1533) ve Tasso (1544-1595) iki önemli isimdir. Bunlar konularını Ortaçağdan almış olmalarına rağmen işleyiş, şekil ve teknik bakımından klâsik kurallara bağlı kalmış, Yunan ve Lâtin edebiyatlarını örnek almışlardır. Ariosto'nın Çılgın Orlondo, Tasso'nun Kutarılmış Kudüs adlı destanları ünlüdür. Ayrıca iktidarın korunması konusunu işlediği Prens adlı eseriyle Macchiavelli (1469-1527) adlı siyaset yazarını da anmak gerekir.

    * Klâsik Dönemde İtalyan Edebiyatı

XVII. yüzyılda girdiği gerileme döneminin ardından, İtalyan edebiyatında 18. yüzyılda klâsiksizmin etkileri kendini gösterir. Klâsisizme bağlı ürün veren üç önemli sanatçı vardır: Goldoni (1707-1793) komedya, Alfieri (1749-1803) tragedya, Parini (1729-1799) ise yergi türünde yazmışlardır.

    * Romantik Dönemde İtalyan Edebiyatı

Güldürüde Carlo Goldoni (1707-1793), romanda Alessandro Manzoni (1785-1873),anı türünde Silvio Pellico (1788-1854) ve şiirde Giacoma Leopardi (1798-1837) başlıca romantik sanatçılardandır. Manzoni, şiir ve oyun türlerinde de ürün vermekle birlikte en önemli eseri bir romandır: Nişanlılar. Leopardi ise hüznü, acıyı, doğa sevgisini anlatan karamsar şiirleriyle tanınır.

    * 20. Yüzyıl İtalyan Edebiyatı

Fillippo Marinetti (1876) Avrupa ülkelerinde de etkisi görülen fütürizm akımının kurucusudur. Fütürizm akımına göre, modern zamanların makine ve onun hız sistemine bağlı kalarak çağın ve geleceğin hızlı ve dinamik yaşanması gerekir. Makine çağının hız ve dinamizmi fütürizmin itici gücü olmuştur. Şiirde mısraların düzenlenişi ve müzikal yapısı fabrika işleyişini, sistemini ve makine seslerini çağrıştırmalıdır. 20. yüzyıl İtalyan edebiyatının öncülerinden sayılan Alberto Morario, yapıtlarında genel olarak orta sınıfı işlediğini görürüz. Bu sınıfın içinde bulunduğu ahlâk çöküntüsünü, kişinin bencilliği yüzünden yalnız kalışını anlatır.
10  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Musevi Edebiyatı : Kasım 20, 2008, 11:37:59
Modern Yahudi yazarları , diasporadaki varoluşlarından dolayı tarih boyunca, uluslararası edebiyatlar ve kültürler arasında bir köprü görevi görmüşlerdir.
Yahudi edebiyatı, sadece günümüzün Yahudi dilleri Yidiş ve İbranice ile değil, batı dillerinin –Almanca ve Rusça’dan İngilizce ve Portekizce’ye kadar – farklı dillerle de gelişmiştir. Yazarlar, genellikle iki gelenek-Yahudi geleneği ile bulundukları ülkelerin geleneğini kesiştirmişlerdir. Yahudi modernizmi oldukça yeni bir terimdir.1869’lardaki Yahudi aydınlanması anl****** gelen Haskala hareketi ile gündeme gelmiş, ancak bu kısa süre içinde bile, Yahudi edebiyatı çok üretken olmuş, sayısız eser vermiştir.
İlk başta, modern Yahudi yazarları ürünleri- romanlar, şiirler, kısa hikayeler, tiyatro oyunları- dinsel edebiyatın karşılığı olarak ortaya çıkmış, esas konuları genelde Avrupa Aydınlanması, on dokuzuncu yüzyılın sonundaki Pale of Settlementlarda yaşanan kanlı pogromlar, Komünizm ve Nazizm, Holocaust, İsrael Devleti’nin kurulması olmuştur.
Yahudi edebiyat geleneğinin, 1881-1882 yıllarında yaşanan Rus pogromlarından hemen önce,Rusya, Polonya, Romanya ve Galiçya’da yaşayan geleneksel Yahudi dünyasının dağılması sonucu, Yidiş dilinde gelişmiştir. Haskala’ya kadar İbranice, sadece din konularında kullanılabilecek kutsal dil olarak sayılmış ve diğer “dünyevi” edebi ürünlerinde kullanılmamıştır. Haskala sonrasında, Yahudiler, tüm Avrupa dillerinde eserler vermeye başlamıştır. Haskala hareketinin genelde Aşkenaz cemaatlere özgü olması, bir çok modern Yahudi edebiyatçının neden Avrupa kökenli olduğunu açıklar.
Yahudi edebi geleneğini her zaman dinamik ve canlı kılan; din ve emansipasyon, İbranice ve Yidiş dili arasındaki diyalektik ilişki olmuştur. Holocaust ve İsrael devletinin kurulması da Yahudi edebiyatında yeni yönler katmıştır.
11  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Musevi Edebiyatı : Kasım 20, 2008, 11:36:31
Modern Yahudi yazarları , diasporadaki varoluşlarından dolayı tarih boyunca, uluslararası edebiyatlar ve kültürler arasında bir köprü görevi görmüşlerdir.
Yahudi edebiyatı, sadece günümüzün Yahudi dilleri Yidiş ve İbranice ile değil, batı dillerinin –Almanca ve Rusça’dan İngilizce ve Portekizce’ye kadar – farklı dillerle de gelişmiştir. Yazarlar, genellikle iki gelenek-Yahudi geleneği ile bulundukları ülkelerin geleneğini kesiştirmişlerdir. Yahudi modernizmi oldukça yeni bir terimdir.1869’lardaki Yahudi aydınlanması anl****** gelen Haskala hareketi ile gündeme gelmiş, ancak bu kısa süre içinde bile, Yahudi edebiyatı çok üretken olmuş, sayısız eser vermiştir.
İlk başta, modern Yahudi yazarları ürünleri- romanlar, şiirler, kısa hikayeler, tiyatro oyunları- dinsel edebiyatın karşılığı olarak ortaya çıkmış, esas konuları genelde Avrupa Aydınlanması, on dokuzuncu yüzyılın sonundaki Pale of Settlementlarda yaşanan kanlı pogromlar, Komünizm ve Nazizm, Holocaust, İsrael Devleti’nin kurulması olmuştur.
Yahudi edebiyat geleneğinin, 1881-1882 yıllarında yaşanan Rus pogromlarından hemen önce,Rusya, Polonya, Romanya ve Galiçya’da yaşayan geleneksel Yahudi dünyasının dağılması sonucu, Yidiş dilinde gelişmiştir. Haskala’ya kadar İbranice, sadece din konularında kullanılabilecek kutsal dil olarak sayılmış ve diğer “dünyevi” edebi ürünlerinde kullanılmamıştır. Haskala sonrasında, Yahudiler, tüm Avrupa dillerinde eserler vermeye başlamıştır. Haskala hareketinin genelde Aşkenaz cemaatlere özgü olması, bir çok modern Yahudi edebiyatçının neden Avrupa kökenli olduğunu açıklar.
Yahudi edebi geleneğini her zaman dinamik ve canlı kılan; din ve emansipasyon, İbranice ve Yidiş dili arasındaki diyalektik ilişki olmuştur. Holocaust ve İsrael devletinin kurulması da Yahudi edebiyatında yeni yönler katmıştır.
12  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Eski Mısır'da Dil ve Yazı : Kasım 20, 2008, 11:35:44
Gizemli, bilinmeyenli çizgiler, resimler, taslaklar, işaretler, şifreler, insanlar, hayvanlar, masal yaratıkları,bitkiler, meyveler,araçlar,elbise parçaları,örgüler,silahlar,geo metrik şekiller,dalgalı çizgiler ve alevler.Bunlar Tahta üzerinde,taş üzerinde ve sayısız papirüsler üzerinde bulunurlar.Tapınak duvarlarında,mezar odalarında,anı levhalarında,tabutların, çekmecelerin üzerinde bulunurlar.Mısırlılar eski ulusların yazmayı en çok sevenlerindendir.

Hiyeroglif nasıl okunup yazılır?Mısır yazısı,coğu,nesnelerin resmi olduğundan rahatlıkla ayırt edilebilen 700'den fazla işaretten oluşmuştu. Yanda görüldüğü gibi,her bir işaret ,gerek özel bir nesneyi,gerekse belli bir sesi temsil ediyordu. Hiyeroglif yazısı soldan sağa ya da aşağıdan yukarıya yazılabilirdi.Hayvanların ya da insanların yüzleri sola dönükse soldan sağa,sağa dönükse sağdan sola okunurdu.

Ne ile yazarlardı?:
Yazıcılar ,mürekkep ve fırça kullanarak papirus denen sazlardan yapılmış özel bir çeşit kağıda yazı yazarlardı. Ayrıca ostraka olarak bilinen kırık çömlek parçlarının üzerinede yazarlardı.

Yazıcılar:
Mısır hiyeroglif yazısı son derece karmaşıktı.Yazıcı adı verilen kimseler,okumak ve yazmak için özel olarak eğitilmişlerdi.Bu becerileri onlara güç ve saygınlık kazandırıyordu. Yazıcılar tapınaklarda ya da devlet yönetiminde iyi işlere girebiliyorlardı. Çoğunluk vergi de ödemiyordu.

Firavun adları kartus aı verilen oval bir cercevenin icine yazılırdı.Yanda Firavun Meyre'nin bir kartusu'nun resmi bulunmaktadir.

Stenografi:
Daha sonraları Mısırlılar,hiyeroglif yazısının daha kolay bir uyarlaması olan 2 türlü steno yazı geliştirmişlerdir.Hiyeroglif yazısı ise, tapınaklardaki ve kamusal yapılardaki kayıtlarda kalmıştı. Mısırlılar,bir yazı biçimi bulan en eski uluslardan biridir. Onların "Alfabeleri" bizim bugün kullandığımız gibi harflerden değil,resim ve işaretlerden oluşmuştu. Biz Mısır yazısına "Kutsal yazı" anl****** gelen hiyoroglif adı veririz.Bu isim Mısırlıların,yazı yazma yetilerinin onlara ilim Tanrısı Tot tarafından verildiğine inanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Firavun adları kartuş adı verilen oval bir çerçevenin içine yazılırdı.
__________________
13  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Dil Siyasetleri : Kasım 20, 2008, 11:35:04
Dil Siyasetleri

Dil, etnik ve toplumsal kimliği bildiren bir simgedir; dolayısıyle bütün toplulukların dillerine eşit ölçüde saygı göstermek gerekir. Son yüzyıllarda, hükümetlerin çeşitli halklara ulusal birliği kabul ettirmek için dilden günden güne daha çok yararlandıkları görülmüştür. Sözgelimi, İngilizce ABD’de, Castilla lehçesi de İspanya’da böyle kullanılmıştır. Bu tür siyasetler, egemen dilleri konuşanların kültürel ve etnik üstünlük tutumuna dayanır ve öteki dillerin baskı altında bulunan ya da bu durumdan hoşnut olmaya azınlık üyelerini birbirine kenetleyen bir araç olarak kullanılmasına yol açar; Fransa’da Bretonca, İspanya’da Bask dili gibi.
Dil, Orta Avrupa’da Almanca konuşan topluluklarda görüldüğü gibi, dağınık durumdaki bir halkın varlığını ortaya koyma yada Guarani dilinin kullanılmasının, büyük ölçüde mitoslara dayanan bir “ortak” Amerika kızılderilileri kültür kanıtını simgelediği Paraguay’da olduğu gibi karışık bir etnik temeli olan bir halk içinde dayanışma duygusunu yaratma gibi bir işlevi de yerine getirebilir.
14  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Animizm, Animizm'de Ölüm ve Ölüm Gelenekleri : Kasım 20, 2008, 11:34:30
Animizm, Animizm'de Ölüm ve Ölüm Gelenekleri

Animizm Nedir?
Animizm kısaca ölenlerin ebediyen dünyadan ayrılmadıkları, bunların ruhlarının cenazenin çevresinde, ağaçlarda, bitkilerde ve giderek tüm doğada dolaştığı ve böylece tüm doğanın canlı olarak algılanmasıdır. Örneğin, Çerkezler için armut ağacı sığırların koruyucusudur. Kırgızlar için elma ağacı kadınlara doğurganlık verebilecek güce sahiptir. Yakut kadını ise çocuk sahibi olabilmek için karaçam ağacına dua eder. Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi kaynağını atalarının ruhlarının buralarda eyleştiği düşüncesinden alan inançlar bulunmaktadır.

Animizm'de Ölüm ve Ölüm Gelenekleri
Animizmde, ruhlar insanlar arasına karışarak ya onlara şans verir ya da delirtir ve hasta eder. Bu yüzden ölü ruhlarını yatıştırmak için onlara adaklar adamak, kurbanlar kesmek, ölmüş atalarının mezarlarına sunularda bulunmak gerekir. Hinduizmde güzel amellerin beş maddesinin başında ölenler için kurban kesmek gelir; "çünkü ölenler kurbansız aç kalırlar."Ruhlar da insanlar gibi yaşamak için yemek yemek zorundadırlar. Onların dünyası bizim dünyamızın tam tersidir. Bizim kışımız, onların yazı, bizim gecemiz, onların gündüzüdür. Bu yüzden ruhlar bizim gecemizde ortaya çıkarlar. Geceleri mezarlık kenarlarından geçilmemesi yönündeki halk inancı da buradan kaynaklanmaktadır.
Animizme göre ruhlar, öbür dünyada da bu dünyanın benzeri bir hayat sürdüğünden "ölünün öbür dünyada fakir düşerek başkalarına muhtaç kalmamasını temin etmek lazımdır. O halde, ölen kimsenin eşyalarını, zengin ve kudretli ise, esir ve hizmetkarlarını da, ölüyle beraber göndermelidir. İlkeller eşyaları da insanlar gibi canlı addettiklerinden bunların ölmelerini temin etmek üzere mezara gömer, yakar veya kırarlar. Böylece ölü, öteki dünyaya birlikte götürdüğü eşyalar sayesinde rahatını temin eder."
Animizme göre kişinin vücudunun bir parçası da onun ruhundan bir parça taşır. Kişinin gölgesi, sudaki aksi, tasviri de onun ruhunun bir parçasını taşır; çünkü "tasvir ile gerçek aynıdır." Tek tanrılı dinlerin, özellikle İslamiyetin resim yapılmasını yasaklaması, bu eski inancı ortadan kaldırmaya yönelik bir harekettir. İnsan tarafından kullanılan eşyalar da yine onun ruhuyla özdeştir. Ölümden sonra bunlar yakılarak ya da fakirlere verilerek ruhun tekrar gelerek yaşayanları rahatsız etmesi önlenir. "Ölü gömülürken şahsi eşyası -bilhassa kendi yapmış oldukları ile daimi bir surette temas halinde bulundukları- beraberce mezara konur, yakılır, kırılır ve çok nadir olarak suya atılır veya yüksek bir yere asılır." "Ölü, yaşayanları büyük bir kıskançlıkla gözlemektedir. Eğer kendisine ait bir eşyanın başkası tarafından kulanıldığını görürse, derhal eşyasını kullananları öldürür." Bu yüzden "ölünün diriler üzerinde herhangi bir fena tesir yaratmaması ve dirilerin de ölüler üzerinde benzer bir sonuç meydana getirmemesi için ölen şahsın temas etmiş olduğu eşya ile katiyen temas edilmez. Bunun için de bunlar muhtelif şekillerde yok edilirler."
Animizme göre ölü kutsaldır. Bu yüzden, onun karşısında kutsal olmayan her türlü işi, çalışmayı durdurmak gerekir. (Bugün Anadolu'da cenaze haberi alındığında her türlü iş güç bırakılır.) Ölüm halinde kimi hareketler yapmak, ağlamak, sızlamak, kadınların saçlarını kesmesi, bedenlerine toprak sürmesi, bazen çok uzun süre konuşmayarak yas tutması gereklidir.

    "Ölüm olayı neticesinde ölünün karısı, yakınları ve eşyası pislenir. Bu sebeple, bu gibi eşya ve canlılar tabudur. Onlarla her ne olursa olsun temas etmemek lazımdır. Çünkü bu eşya ve canlılardaki pislik derhal temas edene geçmektedir. Dul kadınlar kocalarının ruhlarına majik bağlarla bağlı olduklarından kimseyle evlenmelerine olanak yoktur. Her şeyden evvel bu bağın koparılması lazımdır. Bu sebeple dul kadınlar kendilerini bazı işlemlere tabi tutarlar. Çeşitli milletlerde görülen bugünkü matem elbiselerinin esasını, kocasının ruhunu aldatmak üzere boyalar sürünmek, deri ve kumaş parçaları örtünmek suretiyle kadınlar tarafından yapılan pratikler teşkil eylemiştir."

Çoğunlukla, öldükten sonra ruhun vücuttan genellikle bir hayvan, özellikle bir kuş şeklinde ayrıldığı tasvir edilir.
Ölülerin, salt çürüyen bir et ve kemik yığınından ibaret olmadığı, ölülerin gömüldüğü ve mistik bir alemde kendilerine barınak edindiği, ölüler dünyasına açılan kapı niteliğindeki mezarın ortaya çıkışı ise oldukça eski zamanlara kadar gitmektedir. Ölülerine dinsel ritüeller uygulayan ve onları gömen ilk canlı 250.000 ila 35.000 yıl önce yaşayan neandartal insanıydı.
__________________
15  Eğitim - Öğretim / Edebiyat - Türkçe / Yunan Uygarlıklarında Ölüm ve Ölüm Gelenekleri : Kasım 20, 2008, 11:33:59
Yunan Uygarlıklarında Ölüm ve Ölüm Gelenekleri

Ölülere, toprağın insanları ve Demeter'in halkı adı verilir. Aynı şekilde ölülerle ilgili görülen yılan, hem bereket sembolü hem de ölülerin bir simgesi ve somutlaşmasıydı. Hellenler öncesinde ölüleri yatıştırmak için onlara insan kurban edildiği de olmuştur. Klasik devirde ise ölülere karşı ikili bir tavır takınılmıştır. Birincisi, ata ruhlarına dindarca bir saygı, ikincisi, her çeşit hastalık ve afetin taşıyıcısı olarak hortlaklardan korkmak.
İbadetlerin özellikle mezarlar etrafında yoğunlaşması Yunan dininin en önemli ve belirleyici özelliğidir.

    "Birer anıt haline gelen mezarlar, hazineler ve her çeşit ev eşyasını içermektedir. Mezarlara kurbanlar sunulur, ölülerin mezarlarında ikamet ettiklerine, gölgelerinin de Hades ülkesine gittiğine inanılırdı. Bu ülke bir ceza ve ödül ülkesi olmayıp, bu hayatın sadece hayalet biçiminde devamıdır."

Yunanlılarda ölülerin ruhları yılan, kuş ve özellikle kelebek biçiminde betimlenirdi. Nitekim Yunancadaki psykhe sözcüğü hem kelebek, hem ruh anlamındadır.
Yunanlılar ölümden sonraki yaşam hakkında birbirine karşıt düşüncelere sahip olmuşlar ve bunları bağdaştırmak için hiç uğraşmamışlardır. Ölüler yerin altında yaşamayı sürdürürler, onların torunları ve çocukları da kutsal armağanlar sunarak bu yaşamı hoş bir hale getirmeye çalışırlardı. Tanagralı sanatçılar, yaptıkları ve sundukları küçük heykellerle ölüleri mutlu etmeye çalışırlardı. Ancak ölüme karşı bu bakış açısı ölenin peşinden yas tutulmayacağı anl****** gelmezdi.

    "İlk çağda, Yunanistan'da cenaze başında veya gömülme törenlerinde ağlamayı meslek edinmiş kadınlar vardı. Sözde derin acı duyuyormuş gibi yaparak, elleriyle üstlerini, başlarını yırtarak bu ağlayıcılar bir ağızdan yas ilahileri söylerlerdi."
Sayfa: [1] 2 3 ... 31


hosting